Gül yaprağının anlattıkları…
Ali Ural, Zaman gazetesinin Turkuaz ekinde yazılar yazıyor. Dha önce İskender Pala’nın bizlerle paylaştığı bir hikaye vardı, gül yaprağının anlattıklarıyla ilgili. İşte o yazının daha kapsamlısını, Ali Ural yazmış. Burda bir kısmını alıntı yapalım:
Otuz kişiydiler. Çok düşünür, az yazar ve gerektiği kadar konuşurlardı. Bir araya geldiklerinde dudaklarını kilitleyip saatlerce tefekküre daldıklarından “Suskunlar Meclisi” denmişti onlara. Aralarına katılmak isteyenlere kapıyı açmaları ancak aralarından birinin dünyayı terkiyle mümkün olduğundan, düşünce ehli suskunlar meclisinin toplandığı evin önünden geçerken mırıldanırdı: “Keşke ben de o mecliste olsaydım!” Hele onlardan biri vardı ki suskunluğu kurtuluşun sermayesi olarak görür, “Bu nilüfer renkli kubbede ululuk narası atanın ululuğu ve ünü suskunluğundandır…”, “Ağzını açtığın zaman aklın rehini ol, olamazsan bari dilini içeri çek de sus!” der, “Ey Câmî! Boş laf etmek ne zamana kadar sürecek! Aklını başına al ve dilini tut da, bu korkunç kürede göğün zirvesinden yere çakılmayasın!” diye kendini azarlardı.
Ali Ural, bu noktadan sonra Molla Câmî’nin hayatını bizlerle paylaşmaya başlıyor. O yüzden bir de hikayenin sonunu alalım:
Suskunlar Meclisi’ne gelince; Câmî, meclisten birinin vefat ettiğini duyup soluğu meclisin kapısında almış, ismini yazdığı kağıdı kapıcıya vererek içeriye götürmesini istemişti. Cevap kapıcının elindeki bir bardak suydu. Bardak tek bir damla alamayacak kadar doluydu. Demek kendisinden önce koşan biri olmuştu Suskunlar Meclisi’ne. Câmî bunun üzerine bahçede gördüğü bir güle yöneldi ve ondan bir yaprak kopardı. Sonra bu gül yaprağını bardağın içine koyup tekrar kapıcıyla içeri yolladı. Suskunlar Meclisi suda yüzen gül yaprağını görünce konuştu: Açın kapıları!
Letafetin, zarifliğin bu kadarı insanı hayrete düşürmüyor mu sizce de?