Senin daha çok ihtiyacın var…
Zamanın birinde parasıyla övünen “zengin” bir adam, ıssız bir yerde, kör bir kuyuya düşmüş. Zıplasa da tırmansa da bir türlü kuyudan çıkamıyormuş.
Tam tüm ümitlerini yitirmişken ordan geçen bir derviş adamın sesini duymuş. Kuşağını sarkıtmış ve adamı kuyudan kurtarmış.
Zengin sevincinden ne yapacağını şaşırmış:
- Dile benden ne dilersen….. demiş.
Derviş:
- Bir şeye ihtiyacım yok, benim için dua et yeter… demiş.
Zengin inanamamış. 100 altından başlamış teklif etmeye… 1000 altına kadar çıkmış, ama dervişin umrunda bile değilmiş.
Israr devam edince, derviş paragöz adama sormuş:
- Senin kaç altının var?
- 100.000
Derviş tekrar sormuş:
- 200.000 altının olsun ister misin?
Adamın gözleri parlamış;
- İsterim tabii.
Derviş hafifçe gülümsemiş:
- Bak… demiş…
Senin daha 100.000 altına ihtiyacın var.
İyisi mi sen altınlarını kendine sakla,
gerisini kazanırken önüne bakmayı unutma…
demiş, gülümseyerek selâmını vermiş, yoluna devam etmiş
Derviş Kaşıkları
Bir gün sormuşlar ermişlerden birine; “Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?” “Bakın göstereyim” demiş ermiş.
Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış.
Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar.
Ermiş; “Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz” diye bir de şart koymuş. “Peki” demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına.
En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan.
Bunun üzerine, “Şimdi…” demiş ermiş, “Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe.”
Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen, ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa.
“Buyrun” deyince her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp, sonra karşısındaki kardeşine uzatarak içmişler çorbalarını.
Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan.
“İşte” demiş ermiş, “Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse o aç kalacaktır.
Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır.
Şüphesiz şunu da unutmayın. Hayat pazarında alan değil, veren kazançlıdır her zaman…”
Saçların ağarması
Durmadan yaramazlık yapan oğlunu yanına çağırarak azarladı:
- Oğlum biraz akıllı olsana. Sen yaramazlık yaptıkça benim saçlarım ağarıyor, kendine acımıyorsan bana acı.
Çocuk da bilgiç bilgiç cevap verdi:
- Babacığım, demek ki siz dedeme hiç acımamışsınız, bakın saçları bembeyaz.
Özgüven
Yapacak onca işin arasında internete girmekten başka bir şey yapmadığım için kendime şaşırıyorum aslında. İnternet benim için bir bağımlılık haline gelmiş meğerse, aynı şu yazıda bahsettiği gibi.
Bağımlılık deyince aslında başka bir mesele daha geldi aklıma. Uzun zamandır görmediğim bir dostumla dün görüşme imkanım oldu. Bizler öyle çok ibadetlerle meşgul insanlar değiliz belki, herkesin kendine göre belli bir seviyede inancı, ibadeti illa ki var. Ama Ramazan ayrı bir huzur, ayrı bir tat bırakıyor insanın damağında, bunu kimse inkar etmiyor. İşte bu dostum da sigara bağımlısı biri olarak oruç tutmanın kendisini ne kadar iyi hissettirdiğinden bahsetti bana. Tabii ki sigaradan her zaman nefret etmiş biri olarak bu durum benim çok hoşuma gitti, ama o bağımlılığın ne demek olduğunu bilmediğimden ya da hep başkalarında görerek tahayyülümün, hayal gücümün ulaştığı yere kadar gidebildiğimden olsa gerek, bu sözlerin tam manasını kavrayamadım.
Yani, hem oruç tutarak sigara içmediğin zamanlarda kendini iyi hissedeceksin, hem de hâlâ sigaraya devam edeceksin… Biraz ters görünüyor, ama aslında bağımlılık böyle bir şey işte. İnternet bağımlılığı da aynen böyle. Öyle zamanlar oluyor ki internete girmediğim zaman huzur duyuyorum, iyi ki yaşıyorum, iyi ki bu dünyadayım diyesim geliyor. Ta ki içimde o bağımlılığın yarattığı, ürettiği sıkıntı başlayana dek. Ne kadar uğraşsam da aklımdan hiç çıkmıyor bu meret, kontrol mekanizmalarımı sarsıyor… Ne vakit internete girsem, bir türlü çıkmak bilmiyorum. Elektromanyetik hocamız “gidin falanca konuyu internetten araştırıp gelin” dedi, kaç gündür bunun içi bilgisayar başına oturuyor olmama rağmen hep başka mevzulara takılıp, tıkılıp kalıyorum ve sonunda saatler geçiyor, yorgun bir insan olarak bilgisayar başından eli boş kalkıyorum. Tabii ki huzur yok, sevinç yok, tatmin hiç yok… Sadece gönül eğlendirmiş, alkol almışcasına bir aktivite ertesinde kendimi buluyorum ve “keşki yapmayaydım, ne olurdu” diyor ve üzüntülere gark oluyorum.
Durum bundan ibaret, lakin dost sohbeti bununla bitmedi, dedi ki: “Oruç ve diğer ibadetler aslında insana manevi bir … şey kazandırıyor”. Burda “şey” nedir, söyleyemedi, aklına gelmedi belki, ben de sazanlık örneği göstererek, “huzur mu?” dedim. Sözünün kesilmesine kızmışcasına sitem ederek: “illa ki o var, ama bu başka bir şey” dedi, kelime dilinin ucunda ama söyleyemiyordu, sonunda Allah nasibetti: “manevi bir özgüven kazandırıyor!“. Aman Ya Rabbi! O nasıl bir laftı öyle, hiç böyle bir bakış açısı görmemiştim. “Nasıl yani?” der gibi bir bakış fırlattım istemsizce. Açıklamak için kendini zorladı: “Mesela benim bir bisikletim var, bozulsa ve ben uğraşıp onu tamir etsem, bu benim içimde bir özgüven oluşturur, bana bir özgüven verir. Aynı bunun gibi, oruç tuttuğum zaman, kendimi özgür hissediyorum, kendime karşı durabileceğimi, istediğim zaman kendimi frenleyebileceğimi bana gösteriyor, bir şey başarabileceğimi bana gösteriyor” dedi. Yavaş yavaş beynimde bir şablon, bir imaj oluşmaya başlamıştı. Resmin tümünü göremesem de, yap bozun bir kısmı nurlanmış, apaydınlık olmuştu. Ve anlayamasam da, analatamasam da, o bile tam açıklayamasa da o aydınlığı hissedebiliyordum.
Evet, ne vakit ibadet üzre niyetlensem, nefsim, şeytanım hep başka şeyleri işaretliyor, “bak” diyor “daha mühim işler var, daha mühim değilse bile daha hoş mevzular var. Hem ibadetini daha sonra da yaparsın, günler çuvala girmedi ya!” Ve nefse boyun eğmek ya da şeytana baş kaldırıp, o problemi çözmek ve özgüvenini kazanmak. Şeytanın boyunduruğundan kurtulup özgür olmak, hem de sırf kendim istediğim için!…
Bu satırları yazmadan önce kendimi biraz zorladım, “biraz da Kur’an okumayı deneyeyim” dedim, bir kaç sayfa oldu, okuyabildim. Uzun zamandır yüzünü açıp bakmadığım Cevşen’i elime alayım okuyayım dedim, o da oldu, en azından başardım. Ve hep aksattığım Tesbihat’ı bu sabahlık yapıp bitireyim, içine dünyalık bir şey karıştırmadan en azından sonuna kadar deneyeyim dedim ve oldu, başardım! İşte bu başarı manevi özgüven vermedi de ne yaptı? Şimdi o sevgili dostun dediklerini ne kadar iyi anlıyorum!
Şükürler olsun bu tefekkür ufkunu bana nasip edene.
Değer
Meşhur piyanist Arthur Rubinstein konserlerinden birnde küçük bir kızın hatıra defterini imzalamakta tereddüt ediyordu. Ellerinin çok yorulmuş olduğunu ileri sürünce, küçük kız hemen cevap verdi:
- Ellerinizin ne kadarçok yorulduğunu biliyorum. Ama benim ellerim de en az sizinkiler kadar yorgun.
- Niçin kızım?
Cevap düşündürücüydü:
- Alkışlamaktan.
Şerefi kaybetmek
Şerefini kaybettikten sonra yaşamaktan daha acı ölüm olur mu?
Rousseau
Adam kalmak
İşin güç kısmı adam olmak değil, adam kalmaktır
A. Mezerelles
Gönül insanı ne demek?
İnsan düşünmeden edemiyor, gönül insanı ne demek? Sevgi ve aşk ile ilgili arabeskî ifadeleri andırıyor sanki. Gönül adamı gibi mesela. M. Fethullah Gülen hocaefendi bir yazısında şöyle diyor:
Gönül insanı, herkese sinesini açar, herkesi şefkatle kucaklar ve toplum içinde hep bir sıyanet meleği görüntüsü sergiler.
Burda çok ömenli mesajlar gizli aslında. Gönül insanı, en başta bahsettiğimiz gibi bir ifade değil yani aslında. Herhangi bir arabeskî içeriği yok bunun… Herkesi şefkatle kucaklamaktan bahsediyor, herkese sinesini açmakla bağlıyor olayı. Demek ki içinde hâ lâ bir sevgi oluşumu mevcut. Aşk dediğin sevginin biraz ileri gitmiş hâli değil mi zaten… Ama Aşkın da bir çok çeşidi vardır illa ki. Neyse efendim, konumuza dönelim.
Sıyanet meleği diyor. Sıyanet ne demek diye açık sözlüğe bakıyorum;
1. Muhafaza etme, koruma, saklama
2. Himaye
Yani, hep koruyucu insan olmalı ki, gönül insanı olabilsin. Şöyle saf bir zihinle, selim bir akılla baksak meseleye, ne kadar da muhtacız böyle gönül insanlarına. Biz olamasak bile, birilerini bulmalıyız ki, rahata, huzura erelim.
Allah bizi sıyanet meleklerinden ayırmasın.
Ağlamak…
Ağlamak her babayiğidin harcı değil aslında. Erkeklik öğretilerimiz susmayı, içine atmayı öğütlüyor hep! Erkek adam ağlamaz ne de olsa.
Bir yönüyle keyfiyete bakmalı bunu söylerken, sulu göz olmamalı, evet. Ama bsbütün kaskatı bir kalple ağlamayan erkek adam olmaktan ziyade ağlayabilen adam olmak işin makbulü…
İşte bu manada bir ağlamak var ki, dillere destan…
Zaman Gazetesi yazarlarında Abdullah Aymaz’ın yazısını okumalı, gerçekten ağlamanın manasını kavramak için…
Sokakta, bir kenara çekilip ağlayan beyefendi bir insanla karşılaşmış ve ilgilenmiştim. Bu koca adam ne diye böyle sarsıla sarsıla ağlayıp gözyaşı döküyordu; dikkatimi çekmişti. Yanına yaklaştım, derdine ortak olmak istedim. Ama o kendi halinde kalmak istiyordu. Yakınımızda işyerim vardı, davet ettim, gelmek istemiyordu. ‘Gel bir çay içelim. Sana bir şey sormayacağım. Seni bu halde bırakıp gidemem, ne olur beni kırma.’ diye yalvardım, yakardım ve sonunda ikna ettim. Odama geçip oturduk. Bir müddet sessiz kaldıktan sonra yavaş yavaş açılmaya başladı. ‘Bir eğitim projemiz vardı. Durumları çok iyi olan bir iş sahibinden büyük bir destek sözü almıştım. Her şey tamamdı; ama şimdi onlar bunu yerine getiremiyorlar. Her şey altüst oldu. Ben şimdi ne yapacağım?’ diyordu. Biraz daha deşince meseleyi kavradım ve güzel insanın daha fazla üzülmemesi için o yükün altına girdim. O zaman sevincini görecektiniz!..”
Eğitim projeleri adına ağlayan insanlar var demek ki memlekette, vay canına… Yazının tamamını okumadan geçmeyelim biz en iyisi:
Nerdesin ey ben?
Beni arıyorum, nerdeyim? Seni arıyorsun, nerdesin? Karışıklıklar dolu bir hayatta basitliklerle yaşayanları gördükçe heyecanlanıp, acaba ben de böyle olabilir miyim, diyorum. Acabalar birbirine karışıyor, basitlikler anlamsızlaşıyor. Kendimden kaçarken, kendimi arıyorum, bulamıyorum. Ve üzüntümü katlıyorum sanki. Sevinçlerim üzüntülerimle ortaya çıkıyor ve ne kadar anlamasam bile, üzüldükçe seviniyorum. Bir sinüs dalgasının bana hissettirdiklerini anımsıyorum, önce sıfırdan yukarıda, havalardayım, genliğime ulaşınca en tepeden aşağı yuvarlanmaya başlıyorum ve sıfırı tüketip negatife kayıyor, ordan da negatif genliğime varmayı bekliyorum. En dibe batınca tekrar çıkış, tekrar yükseliş, tekrar inişler ve hayat devam ediyor, üzüle sevine.
Biri olmasa diğerinin anlamı yok bende… Ben kendimi bulamamış ve aramaktan da sıkılmamış, aradıkça da aramak için yanmışım. Nerdesin ey ben? ve nerdeyim ey sen?